• Canlı Destek


    Kapıda Ödeme Sistmimiz
    Çalışmaktadır.

    0212. 674 0 555
  • Alışveriş Sepeti

    Alışveriş sepetinizde
    ürün bulunmamaktadır.

  • Kullanıcı Menusu
    Kullanıcı Adı :  
    Şifre :  
       Beni Hatırla  
         
    [ Yeni Üyelik ] - [ Şifremi Unuttum ]
  • Hızlı Arama
    Hızlı Ürün Arama
    Detaylı Arama
  • Sayfalar
    Havale & Eft
    Teslimat
    Gizlilik
    İade ve İptal
  • Dost Siteler
    OYUN OYUNA
Himalaya Tuzu - Tuz Us yapar, Us'da Ulu Us Yapar!
Son Güncelleme : 2009-02-26 13:05:41

Modern Toplum ambalajli kimyasal, koruyucu maddeli ve rafine beslenme sistemi ile kendini her geçen gün biraz daha zehirlemektedir. Bu zehirlenme hücreleri asidik yani ekşi yapiya dönüştürür.
Besleme uzmanlari, ayurveda, tamamlayici tip bizi asidik yani ekşiden alkaliye, yani tuzluya dönüştürmeye çalişir. Toksinleri (zehirleri) temizlemenin, yani asidik hücre yapisindan alkalik yapiya geçmenin en kolay yolu, gerçek işlenmemiş tuz kullanmaktir. Tuzlar'in en iyisi de kristal yapida şeffaf, denizin içindeki mineralleri ve işigi abzorbe edecek kadar sert olmalidir. Himalaya Kristal kaya tuzu buna en iyi örnektir.

Vucut için iletişimin kaynagi tuzlu sudur. Tuz olmadan vucud içi elektrik olmaz, hücreler arasi elektrik olmadan, iletişim olmaz. Kisaca, Us yani akil olmaz.

• Su bilgidir, Tuz us dur.
• Yaşam, hücre içi ve dişi Tuzlu suda gerçekleşir.
• Tuz hayatin kaynagi, denizden gelir.
• Hücre zarindan kolaylikla girebilidigi için, gerçek kristal
Himalaya Tuzu vucudun mineral eksikligini giderir.
• Bütün yiyecekleri bozulmaktan ve çürümekten korur,
tabiki hücreleri de korur.
• Saf su elektrigi iletmez, Tuzlu su iletir. Tuz olmadan vücudun
elktrik sistemi çalişmaz. Yani düşünemez, kanuşamaz,
kaslari kullanamayiz. Kisaca us’lu olamayiz.
• Sofra tuzu diye bilinen rafine edilmiş saf sodyum klarür, başka birşeydir.
Vücudun dogal ihtiyaci olan hakiki kristal tuz başka birşeydir.
• Kristal Himalaya tuzunun bagişiklik sistemini güçlendirme, vücut isisini,
suyunu dengeleme özelligi vardir.
• Insanin %75'i sudur. Geriye kalan kismi da Hakiki Tuz dur.
• Tuzlu su kullanma ve tedavi metodlarini, sitemizde görebilir ve
Kristal Himalaya tuzunu sipariş verebilirsiniz.

Eger vücudun % 75'i su ise geri kalani nedir? Belki de bu sorunun yaniti kimilerini şaşirtabilir. Aslinda dikkatli bir okuyucu için bu sorunun yaniti çoktan verilmiştir. Daha önce dedigimi gibi, canli hücre sivisi, yani stoplazma, deniz suyuyla, daha dogrusu, yaşam öncesi deniz suyuyla özdeş ise, vücudun geriye kalanini da tuz oluşturmaktadir. Biraz düşünüldügü zaman bu yanitin hiç şaşirtici olmadigini göreceksiniz. Neden? Insan vücudunu da, üzerinde yaşadigimiz gezegeni oluşturan elementler oluşturur. Başka bir deyimle insan vücudu, genel olarak canli, dünyayi oluşturan elementlerden meydana gelmiştir. Proteinler, vitaminler, aminoasitler ya da enzimler, karmaşik molekül bagindan başka bir şey degildir.

Sadece insan vücudunun degil, bütün canlilarin temel yapi malzemesi olan su ve tuz ayni zamanda her canlida yaşamin sürekliligini ve organizmanin dogal ve dogru çalişmasini saglar.

Bundan yüzyil öncesine, Wilhelm Heinrich Schübler (1821-1898) ölüleri yakarak küllerini incelemiş ve yanan cesetlerden arta kalanin yalnizca tuz oldugunu ispatlamiştir.

Tuz yaşamin oluşmasinda ve sürekliliginin korunmasinda bu kadar önemli ise, o zaman tuz nedir? Beklide çogumuz şimdiye kadar bu soruyu hiç sorma ihtiyaci bile duymamişizdir. Çünkü her insanin günlük tuz kullanimi o kadar azdir ki, miktar olarak yok denebilecek düzeydedir.

Çogumuz soframiza gelen tuzun, gerçek tuzla hiçbir ilişkisi olmadiginin farkinda bile degildir. Hatta yeni kuşak gerçek tuzun ne oldugunu, nasil bir tadinin oldugu nasil oluştugu bile bilmez. Çünkü soframiza gelen tuz gerçek tuz degildir.

Peki, yillardir soframizdan eksik olmayan tuz degilse nedir? Bunu anlayabilmek için önce tuzun nasil oluştugunu ve gerçek tuzun ne oldugunu ögrenelim.

Dogada bulunan bütün tuzlar, denizlerin kurumasiyla, denizde bulunan minerallerin arkaya kalmasi sonucu oluşmuştur. Denizdeki bu minerallerin neler oldugunu ve ne miktarda oldugunu tahmin edebilmek o kadar zor degildir. Deniz suyunda, dünyada bulunan ve su ile çözülebilen bütün elementler vardir. Milyarlarca yildir, yagmurlar aracigiyla dünya yüzünde bulunan ve su ile çözülebilen bütün mineraller denizlere ulaşmiştir. Dolayisiyla tuz deyince, dogadaki hemen hemen bütün mineralleri içeren madde akla gelir. Tabii bu mineraller dogadaki temsil edildikleri miktarlar oraninda da, deniz tuzunda vardir. Bu nedenle kimi elementler, sodyum ve klorür gibi deniz suyunda ve dogal olarak tuzda oldukça büyük miktarlarda temsil edilirken, kalium, kalsiyum, magnesyum gibi elementler miktar açisindan daha azdir. Bunun yaninda tuzda yaklaşik 84 element ve iz elementler mevcuttur.

Soframizdaki yedigimiz tuzun tuz olmadigini söylerken şunu kastediyoruz. Endüstrileşme ile birlikte, özellikle ekonomik sebeplerden dolayi, en az 84 elemente sahip olan tuz, rafine edilerek sadece sodyum ve klorür elementine indirgenmiştir. Bu nedenle hemen hemen gerçek tuz elimizden alinarak yerine sodyum klorür (NaCl) ile degiştirilmiştir. Sodyum klorür ile gerçek dogal tuzun tatlari ayni olmasa da birbirlerine oldukça yakindir. Bu nedenle tuzun rafine edilmesiyle elde edilen Sodyum Klorür kimse fark edememiştir.Bunun yaninda, rafine edilmiş tuz, kaya tuzunun yaninda olukça beyaz ve temiz göründügü için, ayni zamanda da ucuz oldugu için, hemen herkes rafine edilmiş tuzu seçmiştir. Oysa tuz için tarihte savaşlar yapilmiştir. Altinlka ölçülen tuz ile birçok ülkede askerlerin ayliklari ödenmiştir. Tuz tarihte bu kadar degerli ve pahali iken birden yok pahasina düşmüştür. Ugruna savaşlar yapilan tuz, durup dururken neden bu kadar ucuzlamiştir, yok fiyatina pazara sürülmüştür? Tuzun bu kadar ayaklar altina düşmesi hiç kimseye garip gelmemiştir.

Aradan seneler geçti, dünya savaşlari bitti, insanoglu çagi deviren makineler icat etti, bilim hemen her alanda en parlak noktasina ulaşti. Insanoglunun bu başarilarinin karşisinda herkes mest olup kalirken, diger taraftan da, dünyanin hemen her tarafinda insanlar kitlesel olarak hastalanmaya başladi. Ve bilim toplumlarin kitlesel olara sagliklarinin bozulmasina karşi çaresiz oldugunu da inkardan gelemedi. Saglik sistemlerinin çikmazi bir ülkeyle kalmayip dünyayi sardi.

Toplumsal çikmazin öncülügünü tarihte her zaman sistemin dişinda düşünmeyi becerebilen insanlar yagmiştir. Işte kitlelerin sagligi durduk yerde bozulurken ve sisteme bagimli geleneksel bilim de çaresizligini itiraf edince, çözüm gene sistemin dişindan gelmek zorunda kalmiştir. Yalniz çöümün bugünkü geleneksel saglik sisteminin dişinda gelmesi, bilimsel olmadigi anlamina gelmez. Aksine bugünkü saglik sisteminde, saglik sisteminde, sosyal ve ekonomik kaygilar o kadar büyük boyutlara ulaşmiştir ki, bilim de bu sistem içerisinden sadece toplumsal zenginliginde ulaşmanin bir araci hale gelmiştir. Bilim o kadar büyük bir çikmazdadir ki, dogadaki çiplak gözle gözlemlenebilen en basit dogrular, en basit gerçekler bile geleneksel saglik sistemi tarafindan anlaşilamamakta, çogunlulukla da inkardan gelinmektedir.

Buna en basit örnek toplumun üzerine bir karabasan gibi çöken yüksek tansiyondur. Vücudun sahip olugu su miktarini su ve tuz birlikte düzenlerler. Yaşli insanlar bu sözü böyle ifade edemeseler bile, tuzun yaşam için önemini çok iyi bilirler. Hele ki çölde yaşayan halklar, tuzsuz çölde yaşamanin imkansiz oldugu bilirler. Bugün hala daha, güney dogu Anadolu'da hayvanlara sistemli bir şekilde tuz verilir. Bu insanlar yaptiklarinin bilimsel açiklamasini yapamazlar, ancak yaptiklarinin ne kadar yaşamsal önemi oldugunu bilirler. Işte belki de okur yazar bile olmayan bu insanlarin yaşam karşisindaki bilgeligini, geleneksel bilim, modernleşme adi altinda inkardan gelmiştir. Dolayisiyla insandaki kan dolaşiminin vücuttaki su miktarindan derinden etkiledigini kavrayamazlar. Çünkü bilim her şeyden önce bir mantiksal degerler zinciridir. Eger bu matematiksel mantik zincirinde halkanin bir koptu mu , diger halkalarin sebep sonuç ilişkisi de ortadan kalkar. Yani bilim temelini kaybettiginden anlaşilmaz hale gelir.

Bugün geleneksel saglik sistemi, yüksek tansiyonlu insanlara, hem de büyük bir histeriyle tuzdan uzak durmalarini tembihlerler. Bu ateşin üzerine benzin dökmekle eş degerdedir. Işte sistemin bu bagnaz ve at gözlüklü çikmazini, sadece pharma endüstrisinin kar hirsina baglamak dogru degildir. Saglik sisteminin bu çikmazi, daha çok da insanin sosyal karakterinde aramak gerekir.

“Yeni“ her zaman insana bir güvensizlik, bir korku verir. “Yeni“' ye karşi toplumda da ayni güvensizlik ve korku oldugu için, yeniden yana olan, toplumda oldukça sert, sosyal ve ekonomik yaptirimlara ugrar. Işte bu nedenle büyük sosyal degişimler hep devrimlerle gerçekleşmek zorunda kalmiştir. Isa yeniyi söyledi, çarmiha gerdiler. Hz. Muhammed (sav) yeniyi söyledi, çöle sürdüler. Ama sonra dönüp çarmiha gerdiklerine, sürgüne gönderdiklerine tapinmaya başladilar.

Daha sonra bu yenilikçi fikirlerin etrafinda çikar odaklari toplanir, başka bir yeniye tahammül edemezler. Insanin sosyal karakteri budur. Bugün geleneksel saglik sistemi etrafinda da bir çok çikar gruplari toplanmiştir. Bunlarin yeniye tahammül etmelerini beklemek boşuna olur.

Bütün bunlar geleneksel bilimin birçok kazanimlarini, yeteneklerini inkar anlamina gelmiyor. Ancak her geçen gün geleneksel TIP, insani iyileştirebilecek en dogal yollari terk edip, bütün çözümü ilaç sanayinin sunduklaru alternatiflerde aramaktadir. Bu yüzden geleneksel TIP çözümünden uzaklaşip, hatta insani iyileştirmeyi bir yana birakip, insan sagligini tehdit eden yöntemler kullanilmaktadir. Bu haliyle geleneksel TIP ilaç endüstrisinin bir uzvu haline dönüşmektedir. Eger bilim kendini, endüstrinin kar hirsindan kurtarabilir de bagimsiz olarak araştirmalarini yapabilirse, tabii ki bilimin kazanimlari ve yetenekleri daha da büyüyecektir. O zaman dünya bugünkünden daha saglikli ve daha barişçi olacaktir. Oysa insan sagliginin dogal yollardan geri kavuşturmanin tarihi hemen hemen insanlik tarihi kadar eskidir. Bunlar geleneksel TIP tarafindan kocaklari ilaci olarak aşagilanmaktadir.

Dogada tuz ki biçimde bulunmaktadir. Birincisi denizlerde çözülmüş halde, ikincisi, ise toprak altinda kaya halinde. Dünyanin çeşitli yerlerinde kristal olarak görülen tuzlari da önce kaya tuzu kategorisinde inceleyecegiz, sonra kristal tuzla kaya tuzu arasindaki ayrimi anlatacagiz.

Kaya, özellikle kristal tuzlarin çogunlugu, dünyanin evrimi sürecinde yaklaşik 230-250 milyon yil önceki dünyanin evriminde “permian“ denilen dönemde oluşmuştur. Bu zamanda, dünya üzerinde sadece “pangea“ adi verilen, dört bir tarafi okyanuslarla çevrili bir kita vardir. Dünya tarihi içerisinde bu kita parçalanarak bugünkü yedi kitanin oluşmasinin yolunu açar.

Bu parçalanmada, depremler, volkan püskürmeleri gibi büyük yer olaylari olur. Kimi çukur yerleri deniz sulari doldururken, kitalarin birbiriyle buluştugu yerde de Himalaya daglari gibi, koca daglar oluşur. Bu yeni oluşan göller ne denizlere akip gidebilmiş ne de denizlerden bu gölleri yeni sular ulaşabilmiştir. Böylelikle güneş enerjisiyle suyu kuruyan bu göllerin dibinde deniz tuzu birikmiştir.

Dünyadaki kimi tuz yataklari, (Örmegin Pakistan'daki) Asya kitasi ile Hindistan yarimadasinin birbirine yüklendigi bölgede yüksek basinç altinda kristalleşir.

Kaynak: Yaşamin Gizemi Su ve Tuz, Yücel Aydemir
Yücel Aydemir'in kitabını sitemizden sipariş edebilirsiniz.

Tüm Haberler
.



Bu site, IdeaSoft® Akıllı E-ticaret Sistemi ile hazırlanmıştır.